Press

Elif Batuman, Schnurr Barte, FrankfurterAllgemeineZeitung, November 10, 2013

 

Rumeysa Kiger, Artist’s Journey on Lost Wing In Madrid Ends in İstanbul, Today’s Zaman, October 29, 2013

 

Seda Yörüker- Sibel Horada, Bir Tekrar Düsturu için İlk Denemeler, İstanbul Art News, Nisan 2013

 

Christina Anglanda, Fire Chronicles by Sibel Horada, HereTogetherNow Blog, 2013

 

Seda Yörüker, Bir Duygulanım Olarak Arşive Dalmak, Genç Sanat, Temmuz-Agustos 2012

 

Neylan Bagcioglu, Interview with Sibel Horada: Yangın Bacayı Sarınca, Radikal,  21 Haziran 2012

 

Elif Batuman, Phantom Matzo Factory, The NewYorker, May 2012

 

Jay Cassano, An Exhausted Machine, Mashallah News, May 2012

 

Lara Fresko, An Attempt at Exhausting a Place (revised version), M-est, May 2012

 

Jennifer Hattam, What’s Lost and Left Behind, Selections Magasine, Spring 2012

 

Seda Yörüker, Tuhaf Bir Karşılaşma: Istanbul’da Hareket ve Sukunet, Genç Sanat, Mart 2012

 

Neylan Bagcıoğlu, Interview with Sibel Horada, Art Unlimited, June 2011

 

—————————————————————————————————————————————————-

KORTUN, Vasıf. “on AS IF IT NEVER EXISTED”. Catalogue of 29. Contemporary Artists İstanbul Exhibition. ed. and curated by November Paynter and Marc Gloede, 2010

Big and small, fragments of a tree root and trunk with sawdust are displayed on the floor of the gallery. It looks like a simple and arbitrary accumulation accommodating the self-contained beauty of the meandering curves of the organic material. Even if some pieces were differently placed or changed, the whole would still remain powerful. However, a closer look reveals much more. Marks of mistreatment are evident in the cracks, tears, and wrenched fibres. It seems that the root and the trunk have been attacked with indiscriminate brutality using saws, mallets, and axes. It has been shoved out of the earth violently. As the installation begins to look like a crime scene and a field of destruction, it becomes necessary to retrace the history of the event that brought us here. As such, the work does not belong to a particular history of installation that problematises and displaces the rationale of the gallery in a humanising effort to expand the institution’s horizons. It is not a replacement for something more or less profound than what it is. The installation is not a surreptitious metaphorical gesture. It is a matter-of-fact. Hence, the title ‘As if it never existed’ refers not only to the eradication of the object, but the removal from the very site that nourished it and it in return instilled life to.

Horada stumbled upon the tree in the gardens of Yıldız Technical University where she studied. She noticed the trunk when only the low stump was left standing of what appears to have been a mighty tree. She then recorded the stump only to find that not soon after it was to be completely uprooted. The tree happened to be an old Paulownia. Quite appropriately, Paulownia is a fast developing tree with an ability to recoup ecologically stressed and degraded lands. Its roots run deep and they help increase the soil’s organic elements, processing and filtering contaminants with a high oxygenation capacity. Paulownias are believed to be one of the most suitable trees to combat deforestation. In short, they offset the dirty work that capitalist greed produces.

The story of Horada’s work runs parallel to a series of recent events that have taken place at Yıldız Technical University’s [YTU] main campus abutting the Barbaros Boulevard. A former palatial garden, the campus is a beautiful, green and commanding location in the centre of Istanbul. One of the oldest educational institutions in the city, YTU has come under pressure in recent months in the context of Istanbul’s relentless privatisation. Recently, former state monopolies, industries, factories, docks, shipyards, and custom depots have been shopped around and/or sold under dubious public-private ventures. City universities—the grounds of which have been traditionally off-limits to the public—may be up for relocations to remote areas. The argument goes that the city centres are too valuable to be left to university students. The removal of the old Paulownia has similarities too germane to pass up on. One of the most venerable tropes in art history, specifically in romanticism, is the image of the singular tree. Trees echo the reunion with the spiritual self, the visible cycles of life, birth, growth and decay, and cut through all religions, animism to shamanism, Judaism and Christianity. Unfortunately, capitalism has no time for time.

The Bologna process could be seen as an effort to align European universities to a level of neoliberal efficiency and standardisation. It produces exchangeability akin to the transportability of goods and services, producing a form of delocalisation hitherto unexperienced. Coupled with this fact, public universities in Turkey have invariably fragile stakeholders. This leaves the ownership of the universities to the appointed and chosen, and top down decisions are taken under extremely opaque contexts. In such a context a university property in the centre of town whets appetites. What began as a potential move of the arts faculty with “sound” excuses—”are frivolous activities to stand in the way of the common good for the university to claim necessary funds?”—will certainly break the ground for much worse to come. This is how new capitalism works. It allows a trend from which there is no return. It does not only eradicate the undesirable but renders it invisible, by erasing any trace of it. It does more than live and let die. As the philosopher Marina Griznic notes, this implies a fundamental transfer from a bio-politics to necro-politics. It is not enough that the tree is cut. It must then be dug out, and discarded with. The hole must be covered and replaced with a stylish flower bed. Life must be exchanged with style.

The artist placed the Paulownia right back in the core of the psyche of those who forgot to remember, but also for those who never had a memory of it. Here it does not let die but allows to live.

VK

————

Bir ağaç kökü ve gövdesinin büyüklü küçüklü parçaları talaşlarla birlikte galerinin zemininde sergileniyor. Ağacın organik yapısının birbirine dolanmış kıvrımlarının doğal güzelliğini barındıracak kadar sade ve rastlantısal bir yığın gibi görünüyor. Bazı parçalar başka türlü yerleştirilmiş ya da değiştirilmiş olsaydı bile bütün yine de gücünü korurdu. Ancak yakından bakınca çok daha fazla şey ele veriyor. Yarık, kopma ve liflerdeki bükülmelerin kötü muamele sonucunda olduğu çok aşikar. Ağacın kök ve gövdesine, testere, çekiç ve baltayla gelişigüzel girişilmiş gibi. Ağaç topraktan zorla çıkarılmış. Enstalasyon bir suç mahalli ve katliam alanı gibi görünmeye başladıkça, bizi buraya getiren olayın kökenine inme ihtiyacı ortaya çıkıyor. Öyle ki, yapıt, sanat kurumunun ufkunu genişletmek amacıyla insani bir boyut katma çabası içinde galeri mantığını sorunsallaştıran ve yerinden eden belli bir enstalasyon tarihine dahil değil. Kendisinden daha fazla ya da daha az derinlikli başka bir şeyin yerine konmuş değil. Bu enstalasyon, gizli bir metaforik jest değil. Bir hakikat. Bu nedenle, işe verilen ‘Hiç Var Olmamış Gibi’ başlığı yalnızca nesnenin yok edilişine değil, aynı zamanda onu besleyen ve karşılığında onun da hayat verdiği yerden çıkarılmasına da gönderme yapıyor.

Sanatçı, ağaca öğrenim gördüğü Yıldız Teknik Üniversitesi’nin bahçesinde rastlamış. Bir zamanlar oldukça azametli olduğu anlaşılan bir ağaçtan artakalmış alçak bir kütük halindeyken gözüne ilişmiş. O zaman görüntü kaydını yaptığı kütüğü çok kısa bir süre sonra tamamen yerden sökülmüş olarak bulmuş. Meğer ağaç, yaşlı bir Pavlonya ağacıymış. Çok da isabetli bir şekilde, Pavlonya, ekolojik olarak yorgun ve aşınmış toprakların hasarını giderme yetisine sahip çok hızlı büyüyen bir ağaç. Kökleri toprağın derinlerine iner ve yüksek oksijenasyon kapasitesiyle zararlı maddeleri işleyip süzerek topraktaki organik elementlerin artmasını sağlar. Pavlonyaların ormansızlaşmayla mücadele için en uygun ağaç türlerinden biri olduklarına inanılıyor. Kısacası bu ağaçlar kapitalist açgözlülüğün ürettiği pisliği telafi ediyorlar.

Horada’nın yapıtının hikayesi, Yıldız Teknik Üniversitesi’nin (YTÜ) Barboros Bulvarı’daki ana kampüsünde son dönemde yaşanan bir dizi olayla paralellik taşıyor. Eski bir saray bahçesi olan kampüs, İstanbul’un göbeğinde güzel, yeşil ve çevreye hakimiyeti olan bir yer. İstanbul’daki en eski eğitim kurumlarından biri olan YTÜ, İstanbul’un amansızca özelleştirilmesi kapsamında son aylarda baskı altında kaldı. Eski devlet tekelleri, endüstriler, fabrikalar, rıhtımlar, tersaneler ve gümrük depoları şüpheli kamu-özel sektör girişimleriyle pazara çıkarıldı ve/veya satıldı. Geleneksel olarak arazileri halka kapalı olan şehir üniversiteleri uzak bölgelere taşınmak durumunda kalabilir. İddiaya göre şehir merkezleri üniversite öğrencilerine bırakılamayacak kadar değerli yerler. Yaşlı Pavlonya’nın yerinden çıkarılması, bu durumla göz ardı edilemeyecek benzerlikler taşıyor. Sanat tarihinde, özellikle de romantizmde, en saygıdeğer sembollerden biri tek ağaç imgesidir. Ağaçlar insanın yeniden maneviyatına dönüşünü, hayatın görünür döngülerini, büyüme ve çürümeyi çağrıştır ve animizmden şamanizme, Musevilik ve Hıristiyanlığa kadar tüm dinlerde bir yeri vardır. Ne yazık ki kapitalizmin zamana zamanı yok.

Bologna süreci, Avrupa üniversitelerini neoliberal etkinlik ve standardizasyon seviyesine getirme çabası olarak görülebilir. Süreç, ürün ve hizmetlerin taşınabilirliğine yakın bir takas edilebilme özelliği yaratarak üniversitelerde bugüne kadar yaşanmamış bir delokalizasyona neden oluyor. Bu gelişmenin yanı sıra, Türkiye’deki devlet üniversitelerinin hak sahipleri istisnasız çok kırılgan. Bu da üniversiteleri atanan ve seçilen kişilerin sahiplenmesine neden oluyor ve hiçbir şeffaflık içermeyen şartlarda tepeden inme kararlar alınıyor. Böyle bir ortamda şehrin ortasındaki bir üniversite arazisi iştah kabartıyor. Sanat fakültesinin “sağlam” gerekçelerle—“bu boş faaliyetler ihtiyaç duyulan fonları talep ederken üniversitenin ortak çıkarının önüne geçer mi?”—başka yere taşınması olasılığı olarak başlayan bu süreç, hiç kuşkusuz gelecekteki çok daha kötü durumların yolunu açacak. Yeni kapitalizm bu şekilde işliyor işte. Dönüşü olmayan bir yönelişe izin veriyor. İstenmeyen şeyin kökünü kurutmakla kalmayıp her türlü izini yok ederek onu görünmez de kılıyor. Yaşamak için öldürmekten daha fazlasını yapıyor. Felsefeci Marina Griznic’in belirttiği gibi, bu durum biyopolitikadan nekropolitikaya kesin bir geçişi ifade ediyor. Ağacın kesilmesi yeterli değil. Kesildikten sonra kökünden sökülerek ıskartaya çıkarılması gerekir. Bütünüyle üstü örtülerek yerini şık bir çiçek tarhı almalı. Hayatın yerine stil getirilmeli.

Sanatçı Pavlonya ağacını, hatırlamayı unutanlar kadar ağaca dair hiçbir hatırası olmayanların da zihnine yeniden kazıyor. Ne de olsa Pavlonya, öldürmüyor ama yaşatıyor.

VK